5 Temmuz 2013 Cuma

“Her şey bir oyundu benim için”



Romanını yazmak için bir dağ köyü ararken, yol kenarında bir “Satılık deniz” tabelası görüyor. Biraz bu imkânsız tabelanın mizahına, biraz da rastgele oturduğu dükkândaki köftelerin lezzetine kapılarak kasabada kalıyor.
 Kadınları ve erkekleri, aşkı, şehveti, şefkati, kıskanmayı ve kıskanmamayı, sadakati, ihaneti, bağlanmayı ve vazgeçmeyi, ara sıra kaderci bir anlayışla Tanrı ile mücadeleye girip onu sorgulamaya başlamasını konu alıyor.

İnsanları niye günahları işleyecek bir ruhla yarattın?
O günahı işleyen mi yoksa günahları yaratan mı daha günahkâr?
Tanrı günahkâr olabilir mi?
Bizi yaratırken günahları da Tanrı yaratıysa neden biz cezalandırılıyoruz?
Beni neden katil yaptı?
Öldürmek istediği insanı niye bana öldürttü??

Gibi bir sürü  benzer soru ve sorgulamaları kitabın her bölümünde görebilirsiniz. Zaten Tanrıyı da bir yazar olarak görüyor ve arasıra onunla kendi yazarlığını da karşılaştırmadan da edemiyor.
 “Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir eğlencedir” (Enam Suresi, 32. ayet)
 Tanrı için hayat nasıl bir oyunsa, yazar için de kurgusu oyun: “Her şey bir oyundu benim için”  “Onu bir oyuna çevirmezsen hayat nedir ki, koca bir can sıkıntısından başka?”

Arka kapaktan...

Daha orada, o anda onun en tehlikeli yanının, istediği anda şefkat uyandırabilmesi olduğunu anlamıştım. Tanrı, hep aynı emri verdi, "Şehvetten sakının," bu emre uyamadık, çelişkilerden hoşlanan Tanrı kendi emriyle bile çatışacak kadar güçlü bir şehvet duygusu vermişti hepimize, bu zavallı kullarından o görkemli yaratıcılığının ürünü olan şehvetle dövüşmesini istemişti, kim Tanrının yarattıklarıyla baş edebilir ki, hiçbirimiz edemedik, en masumlarımız bile rüyalarında günaha bulaştı, emre uyamadık ama şehvete karşı dikkatli olmayı, şehvetle boğuşmayı, onu bastırmak için uğraşmayı, ondan kaçmaya çalışmayı öğrendik, yenilsek de zayıf bir kalkanımız, ince bir zırhımız oldu. Şefkat öyle değildi. Tanrı şehvetin yolunu kapatırken şefkatin yolunu sonuna kadar açmıştı, kimse şefkatin yolunda yürürken tedirgin olmaz, kuşku duymaz, kaçması gerektiğini düşünmezdi. Yüzündeki gizli gülümsemesinden anlaşıldığı gibi o bunu içgüdüleriyle sezmiş, Tanrının yasakladığı topraklara girmek için tanrının şefkatini bir "Truva atı" gibi kullanmayı öğrenmişti, her erkek kapılarını açıp o atı gönül rahatlığıyla içeri alıyordu. Tanrının söylemeye vakit bulamadığını söylemek bana düşecekti, "Güzel kadınların uyandırdığı şefkatten korkun."

Altını çizdiğim cümleler...

Onu “katil” yapan tesadüfleri düşünürken, “Küçücük anlar var hepimizin hayatında” diyor yazar, “bir tohum gibi, o ânın içinde ne olduğunu bilmiyoruz ama o anlardan bir tanesini alıp suluyoruz, tek bir an büyüyüp koca bir hayata dönüyor ve o ânın içinde nasıl bir hayat olduğunu daha sonra öğreniyoruz, Tanrı’nın tesadüfleri diyoruz…” Ve soruyor: “Yanlış bir tohumu suladım. Bu seni eğlendiriyor mu Tanrım?” İster istemez, çevrenize serpilmiş tohumlardan hangilerini suladığınızı düşünüyorsunuz siz de; sulamadıklarınız, çimlenmesine izin vermeyip öldürdüğünüz anlar, ıskaladığınız muhtemel hayatlar takılıyor aklınıza. Tek bir tohumun içine nasıl sığdık biz? “Arzularımıza çok küçük gelen bu hayatın” içine nasıl sığıştık? Buradan çıkış yok mu?
Ben yalnızken kendimi hiç yalnız hissetmem, alıştığım sevdiğim bir şey yalnızlık. Hatta yalnızlığı her zaman insanlarla birlikte olmaktan daha fazla severim. Yalnızlığı özlerim. Özlemekten de öte, yalnızlığa ihtiyaç duyarım. Yalnızlığa neden bu kadar muhtacım hiçbir zaman anlayamadım. Bir şey yapmak için istemiyorum yalnızlığı ama yalnızlık bana her şeyi yapabileceğimi düşünme özgürlüğü veriyor. Galiba sırf bu yüzden yaptığım her şeyden vazgeçip yalnız kalmak istiyorum, hiçbir şey yapmadan her şeyi yapabileceğimi düşünmek için. 
Başka insanların varlığının her zaman özgürlüğümü kısıtladığına dair garip bir inancım var, bir zaman sonra yanımdaki insaların varlığından huzursuz olurum. Kimseye bir şey söylemeden hareket edebileceğim bir alan gerekir hep bana ama söylediğim gibi bir şey yapmak için değil, yapabileceğimi hissetmek için. Benim istediklerimi engelleyecek ya da sorgulayacak başka bir insanın, başka bir iradenin, başka bir isteğin varlığı beni hep tedirgin eder.
Belki de bunun için yıllardır mutlak bir yalnızlığın içinde yaşıyorum.
Etrafında benim irademin çarpacağı başka bir irade, başka bir istek olmasın diye.

...Birçok insanın hayatına yalnız kalma korkusunun yön verdiğini, belirlediğini, birçok insanın sırf yalnız kalmamak için birçok isteğindne vazgeçtiğini biliyorum. Bu benim için çok anlaşılmaz bir şey. Ben yalnız kalabilmek için birçok isteğimden vazgeçtim.

"Bir kadının yüreği sırlarla dolu bir denizdir…


"Bir kadının yüreği sırlarla dolu bir denizdir…
Gerçek aşkı yaşadığına inanan ünlü yazar Emily Wilson, kocasının başka bir kadını ona tercih ettiğini öğrenince, hayal kırıklığına uğrar. Tüm bu olanlara rağmen yine de tek bir damla gözyaşı dökmez.
Büyük yengesi Bee, Mart ayını Bainbridge Adası’nda geçirmesi için onu davet eder. Emily ruhunda açılan yaraların iyileşmesi umuduyla, bu teklifi kabul eder.
Adanın mistik havasıyla huzuru yakalamaya çalışan Emily, 1943 yılında yazılmış kırmızı kadife kaplı bir günlük bulur. Bu günlük onu geçmişin tozlu sayfalarına hapsolan gerçek bir aşk hikâyesine ve altmış yıllık bir aile sırrına götürecektir…
Umudun, hüznün ve pişmanlığın bir arada işlendiği büyüleyici bir roman… İlk kitabı Mart Menekşeleri ile Library Journal En İyi Kitap Ödülü’ne layık görülen Sarah Jio, insan kalbinin, ne kadar hatalı olursa olsun sevdiklerimizi her zaman affedeceğini eşsiz bir dille anlatıyor. "

Altını çizdiğim sözler...

“Seninle gelemem çünkü bunu tek başına yapmaya ihtiyacın var.” Sözleri canımı sıkmıştı. Sonra söylemek istediklerini anlamam için gözlerimin içine baktı. “ Em, evliliğin bitti ama sen bir damla bile göz yaşı dökmüyorsun.”

Kalbim üzgün ve yalnız.
 Sadece seni özlüyorum sevgilim, sadece seni…

“Birkaç saat için, en azından boşanma evraklarını imzalayana kadar o hala benim kocamdı.Ancak evlendiğim adamın bir başkası için beni terk ediyor oluşunu bilip de bu koyu kahve gözlerin içine bakmak, gerçekten zordu.Biz bu duruma nasıl gelmiştik ?“

“Yerden bir taş alıp denize,olabildiğince uzağa atmaya çalıştım.Kahretsin.Neden hikayemiz böyle bitmek zorundaydı? Sonra başka bir taş daha aldım ve bağırarak onu da denize fırlattım.Yorgunluktan bir odun parçası zerine yığılana kadar bunu yapmaya devam ettim. Joel bu hale nasıl geldi? Ben nasıl böyle olabildim ? Her şeye rağmen, bir parçam onu tekrar istiyordu ve bu yüzden kendimden nefret ediyordum.”

" Hayat birine seni seviyorum demenin kararsızlığını yaşamak için çok kısadır .

“Çünkü bir erkek, bir kadının nefesi kadar…


Ruhlarını kaybetmiş 3 kadın. Bu üç kadına kendilerini bulmak için yardım eden ve bir zamanlar canını yakan adamdan intikam almak isteyen 1 kadın. Ve 4 kadının savaşın ortasında çıktığı uzun yol. Bu yolculuk boyunca Amira, Maryam ve hatta Madam Lilla’nın değişim ve dönüşümlerini anlatıyor.
Amira: Tunuslu, dansçı kız. Tunus devrimi için çalışmış ve devrimin olmasıyla Amerika’dan ülkesine gelmiş.
 Maryam: Mısırlı bir akademisyen. O da Tahrir devrimine katılmış fakat devrimden sonra, bir sebeple, ülkesini terk etmiş.
 Türk, gazeteci kadın. Ülkesindeki baskı ortamında işini kaybetmiş, “Arap Baharı”nı incelemek için ve biraz da yaşadığı yerden uzaklaşmak için Tunus’a gelmiş. Hikayeyi yazmakta gazeteciye düşüyor.
Muhammed’in Amira’ya bıraktığı mektuplar ve Maryam’ın yazdığı Dido yazıtları, Kuzey Afrika, çöl, Orta Doğu serüvende kitap kadınların  hayatı değil kendilerini  keşfetmeye itiyor. Önce korkularımızla tanışıyoruz. Korkularımızı roman kahramanlarının korkularıyla kıyaslıyoruz, çünkü aynı coğrafyanın içinde benzer yaralarla büyüdüğümüz bu kadınlardan, adamlardan biri de biz olabilirdik, biliyoruz. Bütün korkularımızı, bizi güçlü ve güçsüz kılan yanlarımızı bir kenara bırakıp, yazarın hakikati sözcükler yoluyla avucumuza koymasına izin veriyoruz.
Madam Lilla, kadınları karşısına alıp çektiği söylevlerin birinde suçlulardan birini işaret eder: “Aşk bir tereddüt anında gelir hanımlar. Bir küçük tökezleme ve işiniz biter… Bir küçük tereddüt anını bekler aşk, kurduğunuz saray devrilir…”
 Sahiden üçü de “bir tereddüt anında” almışlardır darbeyi.
 Hayatlarını ve kendilerini kurarken yaparken, tökezledikleri bir anda yıkılmıştır sarayları. Fakat tek suçlu da değildir aşk; kadınların kurtarıcılarının kendileri oluşu gibi, yaralayıcıları da çoğu zaman kendileridir, yaratılışları. Çünkü bir kadın çok şey olabilir, olmak zorundadır da ve çok şey olurken, olmaya çalışırken de tökezlemesi pek muhtemeldir haliyle. Zaten romanın bize söylediği esas nokta da budur, yeni bir kadın tanımı yapar  .

 Bu gerçek mi, düş mü olduğunu anlamadığımız uzun hikâye sonrasında  dünyayı döndürenin ‘bir kadının nefesi’ olduğunu  kadınların nefesinin gücüne inanıp inanmamak yine bize kalıyor.

Altını çizdiğim cümleler...

“Amira, bize kadınları nasıl seveceğimizi anlatan bir kitap lazım. Yoksa hep böyle şapşal ve kavruk kalacağız. Bize kadınların nefesini genişletecek, o nefesin rüzgarına yelken açmamızı öğretecek bir kitap lazım. Yoka biz ne kadar sevilsek tamir olamıyoruz.”
“Anlayacaksınız ki hayat sizin nefesinizde. Başka hiçbir yerde, hiçbir şeyde değil. Hayatı siz kuracaksınız. Nefesinizi üfleyeceksiniz… Hayat… Nefesinizin yettiği kadar.”

“Hakikatte kadınlar, bu alem içinde başka bir alemde yaşarlar. İçinde aşklarını ve büyülerini üfledikleri bir alemdir bu. Erkekler biteviye o alemi hırpalar, yıkar. Kadınlar ise yeniden üfleyerek nefesiyle kurarlar o alemi. Kadınlar, erkekleri de üfleyerek var ederler. Bir erkek, bir kadının nefesi kadardır; başka hiçbir şey değildir.”

Duyulmasın diye kısıldıkça çıldırdı kahkahalar.İşte o anda duyduk kapıdaki çığlığı. Her mutlu anın bir cezası olduğuna içten içe inanan bütün Ortadoğulular gibi hiç şaşırmadık ve hemen suçlu hissettik.

“Evlilik, tatlı hanımefendi, porselen takımların desenlerini adamın yüzünden daha çok gördüğün bir münasebettir.  Benim ise, şükür ki, her zaman porselen takımlardan daha heyecanlı şeyler oldu hayatımda. Çin porselenlerinden daha desenli adamlar!”

“Biri bana sarılırsa ayakta duramam. Çünkü... Çünkü kalbim ablukada kalır o vakit. Düşmana teslim olmak daha kolay. Onurun kırılır en fazla, ama beni seven birine teslim olursam... Esir düşerim.”

“Oysa ben hikayesini ilk kez anlatırken dikkate alınmayan insanların aniden ölebileceğinden korkarım.”

“İnsan, o da eli iyi gelmişse hayatta kendini bir kere bütünüyle görür. Ömrün gerisi ya o sahneye yeniden kavuşmak için geçer ya da ondan kaçmakla.”

“Bazen hayatınıza geri kabul edilmek için yapabileceğiniz hiçbir şey kalmaz. Denedikçe düşkünleşirsiniz. Bir küçük hata… Küçücük bir şey bütün hayatınızı silip atar. Hep birlikte size gülerler. Sizin olmadığınız her yerde -bundan emin olmanız için her şeyi yaparlar- sizden bahsedilir ve gülünür. Küçük düşersiniz, ezilirsiniz…”

“Eskilerden birinin sizi görüp isminizi çıkarmak için kekelemesini izlemektense, büsbütün saklanmak istersiniz. ‘Bir zamanlar’ demesin diye, ‘Bizim için çok önemliydiniz.’ Birkaç dost, sırf üstlerine düşen görevi icra etmenin sıkıntısıyla ‘Talihsizlik!’ der, ‘keşke şöyle yapmasaydınız’, ‘keşke şöyle olsaydı.’ Değiştiremeyeceğin, dönüp geri düzeltemeyeceğin küçücük şeylerden söz ederler. ‘Adaletsizlik bu’ demek istersin… Öyledir zaten.”

“Bazen rüzgar esmez. Esmedi mi ezmez yıllarca. İnsanı en çok kendini hayal kırıklığına uğratmak mahveder.”

“İşte o sahneyi viran eden, gelip gitmiş, hiç geri dönmemiş bir adam var. Şimdi ölüme bu kadar yakınken onu da bulamazsam… O zaman cancağızım, hayatım büsbütün yalan olmuş olacak. Büsbütün yanılmışım, bütün bu ömrü yanlış yaşamışım demek ola…”

“Kadının biri, tuhaf bir şirket kurmuştu. Mahvedici A.Ş. Tutuklandı sonra o kadın. Hikaye şuydu: Senin hayatını bir adam mahvetmiş mesela. Sen bu kadına gidiyorsun. Şirket garantili bir şekilde senin hayatın nasıl mahvolduysa, o adam da aynı şekilde mahvolana kadar bir grup oyuncuyla adamın hayatına dalıyor. Özel hukuk firması gibi! İntikam şirketi!”

“Bazen kaldıramayacağım kadar tuhaf olaylar olunca yaşananlar benim başımdan geçmiyormuş da bir film izliyormuşum gibi. Öyle ki ben de uyuşmuş bir merakla izliyorum, bakalım ne diyeceğim. Bakalım gidecek miyim? Dakikalar mı geçiyor, öyle mi zannediyorum, bilemiyorum.”



“Pek nadiren bir erkek çıkar, bir kadının nefesiyle var ettiği aleme sadece hayret etmekle mesul olduğunu anlar.”

“Bir insan yeterince sevilirse böyle bir şey oluyor demek ki. Gövdesinin her bir parçasının ayrı ve doyulmaz bir tadı var gibi, hareket ederken sanki tadıyor kendi etini.”

“Tamam, biliyorum, dünya biraz pis bir yer. Ama Allah’ı bilirsin, kafayı sevdiği kullarına takar. Sen, Allah’ı epey meşgul eden bir tipsin.”

“Yorgunluk, bir çakıl taşını bir tepeye çıkarmaktan, kayayı bile değil, anladınız mı? Çıkar yine yuvarlansın, çıkar yine yuvarlansın…”

“Onlara merhametle yaklaş, öfke ile değil tatlıcık. Öfkede onlar seni yener ama merhamette sen her zaman altın kemer sahibisin. Onları yenebileceğim mindere çek ahbap!”

“O anda anladım, doğum yapan kadınlar niye kesik kesik nefes veriyorlar. Puf puf ediyorlar ki korkunun yutturduğu nefes ciğer toplarını patlatmasın.”

“Evlilik, tatlı hanımefendi, porselen takımların desenlerini adamın yüzünden daha çok gördüğün bir münasebettir. Benim ise, şükür ki, her zaman porselen takımlardan daha heyecanlı şeyler oldu hayatımda. Çin porselenlerinden daha desenli adamlar!”

“Sendeki sende kalacak. Kimse ile ilgili değildi, kimse ile ilgili olmayacak. Aşk onunla ilgili değildi, olmayacak. Yerine başkası gelecek, aşk hep sen de olacak. Gelecek olana yer aç.”

“Çünkü yaralar bir kere açılınca, yarasız olmak diye bir şey yok. Yaradan sonra sadece intikam var!”

“Üç kitap da getiremez kötüleri insafa/ O peygamberler sabır dilemeye gönderildi iyi insanlara.”

“Pekala, insanlar sandığımızdan daha aptal olmalarına rağmen dünyayı her nasılsa bizim anlamakta zorluk çekeceğimiz kadar karmaşık bir yer haline getirmeyi başarıyorlar. Bu kadar gerizekalı olmalarına rağmen, birbirlerine bu karmaşık tuzakları nasıl kuruyorlar, anlamış değilim.”

“Günün birinde bir erkek kalbinin çölünde bir serap gördüm. Serap yağmur duasına dönüştü zamanla, dua deryaya. Böylece doldurdum kumu balıklarla. Seraptan da duadan da yorulduğum zamanlarda adam döndü bir deniz-mezarlığa. Balıklar çırpınmadan bir anda öldü. Ve gördüm ki ben, yine aynı adamda yeniden icat edebiliyorum suyu, yeniden serap, yeniden derya ve yine dolduruyorum balıklarla bir adamın çölünü. Bütün aşklar budur. Aşk, kadınlar yorulunca biter. Kadınlar bir adamı değil, bir mezarlığı terk eder. Ne ki ben bütün kadınlar gibi değilim. Ben çok küçükten beri sadece kendi ayakkabılarımın üzerindeydim.”

“Aşk bir tereddüt anında gelir hanımlar. Bir küçük tökezleme ve işiniz biter. Yılların tecrübesi, bir ömrün zaferleri, külyutmaz aklın yaş tahtaya basmazlığı… Bir küçük tereddüt anını bekler aşk, kurduğunuz saray devrilir.”

“Öyle ya kendimiz yaparız hayatı, tesadüf yoktur. İşaretleri, büyüyü ve tesadüfü de biz üfleriz hayata. Kim bilir, belki en kudretlilerimiz bir canı olduğunu hissetmek için yenilmek ister.”

“Kendinden bile gizler ama her insan bir kere mahvolmak ister. Bakmayın kimse bir cennet dilemez, herkes yana yakıla kendi cehennemini görmek ister.”

“Aşk hanımlar, yoklukla oynanan bir oyundur. Yokluğunun ne kadar derinden hissedileceğine ne kadar güven duyuyorsan o kadar iyi bir oyuncu olabilirsin. Ben tereddüt etmiştim. Aşk, dedim ya, bir tereddüt meselesidir.”

“Yıkılan gönlüm bir anda dikildi ayağa. Bu sevincimden nefret ettim. Ondan nefret edemediğim için kendimden nefret ettim. Sonra ben hep kendimle kavga ettim. O ise keyfini sürdü. Kendi kendine gelip ayaklarında kedi olan bir panteri izlemenin keyfini sürdü.”

“Hikayemi anlatmak istedim. Erkekler hiç hoşlanmaz bundan. Hikayeyi anlatmak isterler, asla dinlemek değil.”

“Bütün erkekler, bütün ihtişamlı hikayelerim onun bıraktığı dev boşluğu doldurmak için küçücük bir çakıl taşıydı. Hayatımın geri kalanı onun boşluğuna yuvarlandı gitti.“

“Çok ağlayınca, yeterince ağlayınca insanın gözleri yarı kör olur.”

“Kendi kendini yapmış, hem de nelere nelere rağmen kendini çer çöpten bir saray olarak inşa etmiş bir kadının bahçesini, bir çöl erguvanını tarumar etmenin bir bedeli olmalı.”

“Eğer bir erkek hiçbir şey söylemiyorsa, sanma ki aklından neler neler geçiyor da söylemiyor. Bir erkek bir şey söylemiyorsa, söyleyecek bir şeyi olmadığındandır. Hele ki akıllı kadınlar karşısında tek silahları susmaktır. Aman unutma. Hele ki akıllı kadınlar karşısında tek silahları susmaktır. Sessizliğin kadınları dize getireceğini bilirler.”

“Sanırım yeterince düşündüm ve karar verdim ki en iyisi hiç kimse olmak. Bütün o hiç kimselerle birlikte aynı gemiye binmek iyi bir fikir gibi geldi bana. Silikleşip kaybolmak kadar berrak bir şey yok. Bulanarak akıp gitmekten daha huzurlu bir oluş icat edilmemiş henüz. Bir waw harfi gibi kıvrılıp bir gece, kendinden ibaret olmaktan daha esaslı bir ‘olmak’ var mı? Allah görür nasılsa. Sonra küçülen bir mim harfi gibi giderek bir nokta olup son vermek kendine. Daha çok ‘bir’ olabilir miyiz, düşünsene. Bir ceviz yaprağının ardına sızan ışık kadar bile umut olsa, bilirsin minnoş, yetinmeyi bilirim. Hey! Öyle bakma. O kadar da melodramlı değil. İyiyim ben. Merak etme. Yüzme bilmeyen herkes gibi deniz konusunda son derece müsterihim. Balım, şansım yaver giderse ben büsbütün kaybolmak peşindeyim. Ben sadece burada yokum, ben artık benden başka bir yerde değilim.

Uzatmayayım, kırılmamış tek hayalimsin. Hey! Epey dayanıklısın ha? Benim gibi bir beceriksiz sakarın elinde bile bir su damlası kadar çeviksin. Düşünüyorum da seninle birlikte yok olmak ne mübarek bir iş olurdu. Hiç kimse bile olmazdık. Bir çift yokluk olurduk. Başlarıyla birbirlerinin karnına sokulmuş iki waw harfi gibi birbirimize kapanıp dururduk, olurduk, ölürdük. Hayat bunun için pek müsait bir gezegen değil. Herkes -en azından şimdilik- tek başına kaybolabiliyor. Buna da şükür. Yani ormanda her şey yolunda. Havalar pek limonata. Böyle düşünmek en iyisi, aldırma.”

“Hey! Yokluğun karanlık değil. Yokluğun büsbütün ışık, gökyüzü kapamaktan başka bir çare bırakmıyor insana.”

“Kesinkes yalan, insanın kendi kendini sevme meselesi, kim uydurduysa. İnsan ancak sevilince öğreniyor kendini sevmeyi.“

“Öpüldüğü zaman gövde bir bütün oluyor. Öpen gidince parçalara bölünüyor. Ayak oluyor işte, el oluyor, karın oluyor.”

“Ne tanrıları ne hekimlerin eli kalbinin o karanlık çekirdeğine değemesin.”

“Belki erkek cinsi böyle tatlıcık, kavrayamayacağımız bir ülkenin fethi peşindeyiz. O topraklarla ne yapacağımıza karar vermeden heves ediyoruz. Bir kadının teni yetmiyor, kalbi yetmiyor, ruhunun teslim olduğu anı görmeden rahat edemiyoruz. Boynunun ülkesini atlarla geçip, kaburgalarının vadisine, candaki Nil’in kaynağına vardığımızda bile fethin tamamlandığından emin değiliz. Kadınlara sıra geldiğinde hepimiz huysuz ve hırçın İskender’leriz. Hak etmediğimizi bildiğimizden esasen, bir kalbin fatihi olmayı tamamen içimize sindiremiyoruz. Kadının o en mahrem kalp odasının içinde ne var görmek istiyoruz. O kapıdan girenin ancak kalmaya gelmesi gerektiğini bilmiyoruz.“

“Bilakis, ömür çok uzun. Hiç de öyle göz açıp kapayıncaya kadar değil. Fakat tek bir şartı var. Kaderini, gönlünü ferah tutarak seveceksin. Ancak sahiplenilmemiş hayatlar kısadır. Yaşamayı istediğin bir ömürde hep yeterince vakit vardır. Yanlış hikaye yoktur. Siz, kaderiniz ne zahmetli olursa olsun hariçte kalmamaya bakın. Ömür o vakit kısalır işte.”

Serenad...


Hikayenin yaşanmış olaylara dayanması  çok sarsıcı ve acıklı.Tarihe,edebiyata,aşka ve esrarlı,gizemli devlet olaylarına ilgi duyuyorsanız mutlaka ve mutlaka okunması gerekli enfes bir kitap. Okurken gözyaşlarınıza hakim olamayacaksınız...

Kitabın esas temasını oluşturan hüzünlü olay ise Struma isimli geminin içerisinde yaklaşık 800 Yahudi ile birlikte  Şile açıklarında batırılmış olması.

 2. Dünya Savaşı'ndaki Yahudi soykırımı, Ermeni ve Kürt sorununun yanı sıra Struma ve Mavi Alay facialarında hayatını kaybedenlerin hikayelerini de gözler önüne seriyor.

 İstanbul Üniversitesi Halkla İlişkiler bölümünde görevli 36 yaşındaki Maya Duran ile üniversitenin davetlisi olarak Türkiye'ye gelen 87 yaşındaki Alman asıllı Amerikalı profesör Maximillian Wagner arasında geçen olayları anlatıyor. Maya bir gün onu kendi isteği üzerine Şile’ye götürür ve 60 yıllık dokunaklı bir aşk hikayesine tanık olmakla kalmaz, aynı zamanda dünya tarihine ve kendi ailesine ilişkin birtakım sırları da öğrenir.
Nazi zulmünden kaçan bilim adamlarına Türkiye'nin yardım etmesi için Albert Einstein’ın “Ekselansları” diye başlayan Atatürk’e mektubu, Dönemin en büyük bilim adamlarından oluşan 190 kişilik bir gurubun Türkiye’ye gelmesi bunlardan sadece bir kaçı.

MAXİMİLLİAN İLE NADİA'NIN HİKAYESİ

Nazi Almanya’sında, Hitler döneminde bir üniversite öğretim üyesi olarak çalışan ari Alman olan Wagner, Yahudi bir genç kıza aşık olur. Bu genç kızın adı Nadia’dır. Max ve Nadia evlendikten sonra Nadia “Deborah” ismini alarak Yahudi kimliğini saklamaya çalışır. Hitler’in dayattıkları, artık dayanılmaz hale gelip de Scurla Raporu ile Deborah’ın gerçek kimliğinin ortaya çıkma korkusundan dolayı Max ve Deborah Paris’e gitmeye ve orada özgürce yaşamaya karar verirler. 

Ancak olaylar istedikleri gibi gelişmez. Max’ın bir anlığına Nadia’nın yanında olmadığı sırada Nadia’nın Yahudi geçmişi anlaşılarak, trenden indirilmiştir. Max mecburen Nadia’sız Fransa’ya gelmiş, oradan da pek çok Yahudi arkadaşlarının bulunduğu İstanbul’a geçmiştir.

İstanbul’a geldikten sonra Max aynı zamanda hamile olan karısını Hitler’in işkencelerinden kurtarmak için pek çok yola başvurduysa da sonuç alamaz. Karısı “Struma” adlı gemiye biner. Yanında Katolik olduğunu gösteren Max’ın temin ettiği belgeler de vardır. Gemi arıza yapması nedeniyle İstanbul’da demir atar. Ancak gemiden kimsenin inmesine izin verilmez. Gemi iki buçuk ay İstanbul açıklarında kaldıktan sonra Ruslar tarafından havaya uçurulur. Gemideki Nadia da hayatını kaybeder.  

Altını çizdiğim cümleler....

" tık… Kapandı telefon. Bu da aynı diye geçirdim içimden. Bir gün dediklerimi değil, demek istediklerimi anlayacak bir erkek çıkmayacak mı karşıma! Hava kötü dediğimde sadece havadan söz etmediğimi anlamak bu kadar zor mu? İlle de, ben bu hayattan bıktım, türünde sözler mi etmeliyim? İşim çok dediğimde, bana sahip çıkacak bir erkeğe ihtiyaç duyduğumu anlayacak biri… Yanımda olmanı istiyorum diyemediğim için bu yağmur içimi ıslatıyor dediğimi nasıl anlamaz? Düpedüz, sarıl bana dedikten sonra sarılmanın ne anlamı kalır!

''Hiçbir iktidar masum değildir''

“İstanbul vefasız bir sevgiliye benzer.” “Sana hep ihanet eder ama sen yine de onu sevmeye devam edersin.” 

 “Bu dünyada sana kötülük yapmak isteyen insanlar çıkacak karşına, ama unutma ki iyilik yapmak isteyenler de çıkacak. Kimi insanın yüreği karanlık, kimininki aydınlıktır. Geceyle gündüz gibi! Dünyanın kötülerle dolu olduğunu düşünüp küsme, herkesin iyi olduğunu düşünüp hayal kırıklığına uğrama! Kendini koru kızım, insanlara karşı kendini koru!”  (Babaannesinden Maya'ya)...

“Benim tezim, bütün halkların, bütün kültürlerin birbirleri hakkında önyargılara sahip olduğudur. Eğer bir gün bu ön yargı kelimeleri, yani Avrupa dillerindeki barbar, Japon dillerindeki gaijin, Müslümanlardaki kâfir, Almanlardaki ari olmayan gibi önyargı sıfatlarını kaldirabilirsek, amacımıza ulaşabiliriz. Amaç nedir derseniz, bence tam olarak şudur: İnsanın değerinin sadece insan oluşundan geldiği; din, milliyet, cinsiyet, renk, cinsel tercih, siyaset gibi bir takım ön sıfatlarla ayrımcılığa uğratılmadığı bir hümanizm anlayışı.” 

“Bir kız çocuğunun büyümesi ne zaman biter acaba? İlk adet gördüğünde mi, 18 yaşını doldurunca mı, evlenince mi, saçına ilk ak düşünce mi? Bence hiçbiri değil. Bir kız çocuğu büyümez, kaç yaşına gelirse gelsin asla büyümüş gibi hissetmez kendini. Son nefesini içi arzularla, heyecanlarla dolu bir kız olarak verir. Ama değişim yaşar. Hayat o kızı sürekli değiştirir ve bu değişimlerin hiç şaşmayan bir aktörü vardır: Bir erkek.